 |
|
| | | |
|
 |
MÜSLÜMANLAR
Tarih: 16:29:00 14.1.2009
| | | Allah (c.c) 'nün Mü'minleri Canları Ve Malları Konusunda imtihanı | | | لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ (Ey iman edenler!) Mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan edileceksiniz. Şüphesiz ki sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden çok eziyet verici sözler duyacaksınız. Eğer (bütün bunlara) sabreder ve (Allah'tan) sakınırsanız işte bunlar yapmaya değer işlerdendir. [ Al-i İmran Suresi: 186] Allah (c.c) önceki ayette, her nefsin ölümü tadacağını bildirerek Rasulünü teselli ettikten sonra, bu ayette de teselli etmeye devam etmektedir. Müşrikler, Rasulullah (s.a.s) ve müslümanlara Uhud'da eziyet ettikleri gibi, ileride yine yahudi, hristiyan ve müşriklerden tüm kafirler, ellerindeki tüm imkanlarıyla, müslümanlara eziyet edecekler, nefsi ve malı fesat etmeye çalışacaklardır. İşte bu savaş, kıyamete kadar sürecektir. Allah (c.c)'nun, bu gerçeği müslümanlara bildirmesi, onları korkutmak veya zaafa düşürmek için değil, bilakis onların, bu gerçeğe karşı hazırlıklı olmalarını sağlamak içindir. Çünkü insan, başına ne geleceğini bilmez ve ona karşı hazırlıklı olmazsa, başına gelenler karşısında ezilir. Hem maddi hem de manevi zararlar görür. Ancak, başına ne geleceğini önceden bilen kişi, ona göre kendini hazırlar ve musibet başına geldiğinde fazla etkilenmez. “Eğer (bütün bunlara) sabreder ve (Allah'tan) sakınırsanız..” Bu ayet; cenneti ve Allah'ın rızasını kazanmanın ve hak ile batıl mücadelesinin kolay olmadığını, cennetin ve Allah'ın rızasının, ancak bu mücadelede başarılı olmak ve eziyetlere sabretmekle kazanılabileceğini bildirmektedir. Gerek kendilerine daha önce kitap inmiş olan yahudi ve hristiyanlar, gerek putperestler ve gerekse Allah'a şirk koşanlar, gerçek İslam'ı anlatan müslümanlara her zaman karşıdırlar. Müslümanlarla bu kimseler arasında kıyamete kadar sürecek bir çatışma vardır. Çünkü gerçek İslam insanların nefislerine ağır gelir. Bilhassa hakkı istemeyen, heva ve hevesine uyan, haksız kazançlar elde etmek ve insanlara zulmetmek isteyen kişiler İslam dinini sevmezler. Onu tebliğ eden kişileri de sevmezler. Çünkü hak taraftarları, onların her tür zulümlerine karşı çıkarlar. Bu nedenle onları yok etmek veya bertaraf etmek için ellerinden geleni muhakkak yapacaklardır. Onların gerek nefislerine, gerek mallarına, gerekse namuslarına saldıracak ve çeşitli iftiralar atacaklardır. Batıl ehli her zaman hak ehlinden sayı ve maddi güç bakımından daha kuvvetlidir. Çıkarlarına engel olan müslümanlara muhakkak tavır alacak ve onlara göz yummayacaklardır. Bu kişilerin tavırlarını müslümanlar şüphesiz çok iyi bilmekte ve onlara karşı hazırlıklıdırlar. Gerçek mü'minler, onlardan gelen her türlü eziyete sabrederler. Çünkü, ancak onların yaptıklarına sabretmekle cenneti kazanacaklardır. İşte bu sebeple nebi ve salih kişilerin hayatı, hakkı istemeyenlere karşı sürekli cihat ve mücadeleyle doludur. Zaten insanlar içerisinde en çok musibet ve eziyete uğrayan kişiler de şüphesiz, Allah'a en yakın olanlardır. Mus'ab b. Sa'd, babasından şöyle rivayet etti: Sa'd (r.a), Rasulullah (s.a.s)'e şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar içerisinde musibet ve imtihana en çok maruz kalanlar kimlerdir?" Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Nebilerdir. Sonra onlara benzeyen ve onlara yakın olan kimselerdir. Kişi dininin kuvvetine göre imtihan edilir. Dini kuvvetliyse imtihanı o derece şiddetli olur. Dininde bir zayıflık varsa buna göre imtihan edilir. Bu İmtihan, mü'minler yeryüzünde günahsız bir şekilde yürüyünceye kadar devam eder." (Tirmizi) “İşte bunlar yapmaya değer işlerdendir.” Evet! İnsanlar ancak ayette bildirilen sabır ve takva konularında yarış yapmalıdırlar. Gerçek yarış budur ve gerçek kazanç bundadır! Bela ve imtihanlara ne kadar sabredilir ve Allah'tan ne kadar sakınılırsa kazanç da o kadar artar. Zaten insanların değeri de buna göre ölçülür. |
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ | | | Allah (c.c)'nun Mü'minlere Rahmeti | | | مَّا كَانَ اللّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَكِنَّ اللّهَ يَجْتَبِي مِن رُّسُلِهِ مَن يَشَاء فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ - (Ey iman edenler!) Allah, kötü olanı, temiz olandan ayırt etmediği müddetçe mü'minleri, üzerinde bulunduğunuz şu hal üzerinde bırakacak değildir. Allah sizi gaybe muttali kılıcı da değildir. Fakat Allah (gayb konusunda) rasullerinden dilediğini seçer. (O halde) Allah'a ve rasullerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır. (Al-i İmran :179) Bu ayet Uhud savaşı ve Hamra'ul Esed'le ilgili hadiseleri anlatan ayetlerin sonuncusudur. Allah (c.c), gerek Uhud'da ve gerekse Hamra'ul Esed'de müslümanların başlarına gelen musibetlerin sebeplerinin neler olduğunu bu ayette özetlemektedir. Bu hadiseler gösteriyor ki, bir topluluk; akidesi, düşüncesi, hedefleri, heva ve hevesleri ayrı olan fertlerden meydana gelmişse, o topluluğun mutlu ve kuvvetli olması mümkün değildir. Çünkü bir toplumu meydana getiren her ferd, aynı düşünce, ideoloji, hedef ve derdi dava edinmez, birbirlerinin dertlerine önem vermez veya zahirde birbirlerini sevdiklerini, aynı düşünce, hedef ve dertleri dava edindiklerini söyledikleri halde, kalplerinde ve hareketlerinde bu duyguları yaşamazlarsa, işte o zaman o topluluk; mutlu, başarılı ve Allah'ın istediği topluluğu oluşturamaz. Bir toplumda, kötü olanlar iyilerle karıştıkları zaman, iyiler farkında olmadan kötülerden etkilenebilirler. Böyle bir toplum, basit imtihanlarda hemen dağılıp parçalanır. Gerçek İslam toplumu içerisinde, nefsinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen, zahiren müslüman gibi gözüküp batınen böyle olmayan, başlarına musibet geldiğinde kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, sadece kendilerini kurtarmaya çalışan münafıkların var olması İslam toplumu için, en zehirli yılan ve akreplerden daha tehlikelidir. İşte bu sebeple Allah (c.c) müslümanlara rahmet olarak, yılan ve akreplerden daha tehlikeli olan bu düşmanlarını mü'min kulları tanısın diye ortaya çıkardı. Ancak bu şekilde saflar temizlendikten sonra Allah (c.c)'nun istediği hedefe giden saf bir toplum meydana gelebilir. Allah (c.c)'nun Uhud savaşında ve ondan sonraki diğer savaşlarda müslümanlara bir takım musibetler vermesi, onları birtakım imtihanlara tabi tutması işte bu sebepledir. Bu musibet ve imtihanların neticesinde temiz, iyi huylu gerçek imanlı kişilerle, habis, kötü huylu münafıklar ortaya çıktı ve dost, düşman belli oldu. Müslümanlar, gaybı bilemedikleri ve zahire göre hüküm verdikleri için, İslam toplumu içerisinde bulunan ve gerçek yüzlerini gizleyen münafıkların kimler olduğunu bilemezler. Münafıkların kimlikleri, gerçek renkleri ve hangi madenden oldukları ancak musibet ve imtihanlarla ortaya çıkar. Bu nedenle müslümanlar, imtihan ve musibet sonrası güvendikleri kişilerin gerçek yüzlerini gördüklerinde hiç üzülmemeli, bilakis daha çok sevinip bundan dolayı Allah'a hamd etmelidirler. Çünkü bu olmadan İslam toplumundaki pisliği dışarı atmak mümkün değildir. İslam toplumu ancak bu pisliklerden arındırıldıktan sonra mutluluğa kavuşur. Bu İslam toplumu için bir kayıp değil bilakis bir kazançtır ve İslam toplumu böyle kişilerden arındırıldığı zaman kuvvet kazanır. Bu sebeple müslümanlar, böyle pisliklerin İslam toplumundan atılmasına hiç üzülmemelidirler. Allah (c.c)'ın, İslam toplumunu temizlemek ve münafıklarla mü'minleri ayırd etmek için kullarını imtihana tabi tutması, mü'minlere büyük bir rahmetidir. Allah (c.c) bu ayette şöyle buyurmaktadır: "Ey mü'minler! Şüphesiz ki Allah, kafirlerin mü'minlerle beraber, İslam toplumu içerisinde kalmalarına müsaade etmeyecek ve sizi bu vaziyette bırakmayacaktır. Bu sebeple hepinizi imtihan ve musibetlere maruz bırakacaktır. Böylece temiz, iyi huylu gerçek mü'minle, pis, kötü huylu kafir, münafık kimseler ortaya çıkacaklardır. Ancak bu şekilde saf bir İslam toplumu meydana gelebilir. İşte Uhud savaşı! Bu savaş Allah'ın böyle imtihanlarından biridir." Bazı alimler, Allah (c.c)'nun bu ayetteki hitabının kafir ve münafıklara olduğunu söyleyerek ayete şöyle mana vermişlerdir: "Ey kafir ve münafıklar topluluğu! Sizler küfür ve nifak üzerinde iken ve Allah'ın rasulüne düşman iken nasıl olur da Allah sizleri müslümanlarla aynı toplumda barındırır? Hayır! Gerçek mü'minle münafık ve kafirleri muhakkak ortaya çıkaracak ve sizleri onlarla aynı toplumda barındırmayacaktır." “Allah sizi gaybe muttali kılıcı da değildir.” Allah (c.c) ayetin bu kısmında mü'minlere hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah, gaybı bilmenizi, insanların kalplerine göre hükmederek münafıklarla mü'minleri ayırt etmenizi dilememiştir. Fakat Allah (c.c), aranızda bulunan o münafıkları, sizlere bir takım emirler vererek ve sizleri imtihanlara maruz bırakarak ortaya çıkaracaktır." “Fakat Allah (gayb konusunda) rasullerinden dilediğini seçer.” Allah (c.c), gaybı sadece kendisi bilir ve bu konuda hiç kimseye bilgi vermemiştir. Fakat, bazı gaybi bilgiler vardır ki, bunlardan bir kısmını kendilerinden razı olduğu rasullerine bildirmiştir. Ancak, rasuller dışındaki insanlardan hiçbirine böyle bir ilim vermemiştir. Allah (c.c), bazı insanların kalplerinden geçenleri vahiy yoluyla rasullerine bildirebilir ve rasuller insanlardan münafık olanlarla mü'min olanları bu yolla öğrenebilirler. Mesela Rasulullah (s.a.s), vahiy yolu ile öğrendiği bazı münafıkların isimlerini Huzeyfe'ye bildirmiş, fakat diğer müslümanlara bildirmemiştir. Mü'minler, İslam toplumu içerisinde kimlerin münafık, kimlerin mü'min olduklarını anlayabilsinler diye Kur'an'da zikri geçen musibetleri haber vermiş ve onlar için şöyle bir ölçü koymuştur: Hakiki manada mü'min olan bir kimse; Allah'ın emirlerine tereddütsüz itaat eden, yasaklarından kaçınan, sadece mü'minleri dost edinen, zor anlarında bile mü'minlerin saflarından ayrılmayan, iman üzerinde sabit kalan, teorikte söylediği iman sözünü hem ferahlıkta hem sıkıntıda gösteren kişidir. Bunları göstermeyen kişinin ise imanından söz edilemez. Zira, münafık olanların çoğunun nifağı Uhud savaşında apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Böylece mü'minler bu savaşta gerçek iman sahibi kimseler ile münafık olanları, iyi olanlar ile kötü olanları öğrenmişlerdir. “(O halde) Allah'a ve rasullerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır.” Allah (c.c) ayetin bu kısmında mü'minlere şöyle hitab etmektedir: "Ey mü'minler! Gerek gayb, gerekse diğer konularda Allah rasulünün sizlere haber verdiği şeylere uyun. Allah'a, gereği gibi iman edin ve rasulüne, sizden istendiği şekilde teslim olun. Ancak mü'minler, Allah'ın ve rasullerin emirlerine tereddütsüz itaat eder ve teslim olurlar. Sizler ancak Allah'a ve rasulüne iman eder, haber verdiklerini tereddütsüz yaşantınızda uygular ve Allah'ın yasaklarından her halukarda kaçınırsanız, gerçek |
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ | | | Ana Hedeften Sapılmaması Gerekir | | | Zamanımızda Müslümanların en önemli hedefi; ortadan kaldırılmış olan İslam devletini tekrar kurmak, yani Allah-u Teâlâ'nın nizamını tekrar yeryüzüne hakim kılmaktır. Bu yüzden günümüzdeki Müslümanların bu hedefi gerçekleştirmek için, bütün plan ve imkanlarını, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hareket metoduna uygun olarak seferber etmeleri gerekir. İşte bu, kafirlerin en büyük korkusudur. Onlar yeryüzünde tekrar Allah-u Teâlâ'nın dininin hakim olmasını asla istemezler. Bu yüzden, Müslümanların hedeflerine varmamaları için bütün güç ve imkanlarını kullanırlar. Bazen silah, bazen şiddet kullanarak Müslümanlara engel olmaya çalışırlar. Fakat onlar zorlamanın, işkencelerin, silah ve kaba kuvvetin, Müslümanları, bu hedefe ulaşmak için çalışmaktan alıkoyamayacağını çok iyi bilirler. Çünkü bu, tarih boyunca yaşanan tecrübelerle sabit olmuştur. Onlar Müslümanlardan tek bir fert bile kalsa, tıpkı kanserin tek hücreden yayılarak bütün vücudu sarması gibi tekrar çoğalıp kendi toplumlarını tehdit edeceğini çok iyi bilirler. Bu yüzden, Müslümanların hedeflerine kısa sürede ulaşmalarını yani Allah-u Teâlâ'nın dinini hakim kılmalarını engellemek için, Müslümanlar arasında ihtilaf çıkartmaya fırsat kollarlar ve buna sebep olabilecek her şeyi körüklerler. Bunu başarabilmek için her türlü hile, tuzak ve metodu kullanırlar. Gerçekten de bu ümmeti zayıflatıp parçalayabilecek en büyük tehlike Müslümanlar arasında ihtilaf çıkmasıdır. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadisinde bu konuya şöyle işaret etmiştir: "Ben ümmetim için Allah'tan üç şey istedim. Bunlardan ikisini bana verdi, birisini vermedi. - Ben Allah'tan ümmetimin kıtlıkla helak edilmemesini istedim. Bana bunu verdi. - Ümmetimin boğularak helak edilmemesini istedim. Bunu da bana verdi. - Ümmetimin ihtilaf sebebiyle birbirlerine düşürülmemelerini istedim. Fakat bunu bana vermedi." (Müslim) Müslümanlar fitneye sebep olmamalı ve aralarında pratik olmayan bir meselede ihtilaf çıktığında, bu ihtilaflarla uğraşmayıp ana konularda birlik sağlamalıdırlar. Çünkü pratik olmayan teorik meseleleri çözmek için araştırmaya yönelmek, Müslümanların ana hedefe varmalarını geciktirir. Günümüzde Müslümanların bütün güç ve zamanlarını öncelikle sarf etmeleri gereken en önemli iş, Allah-u Teâlâ'nın istediği şekilde iman ve ahlaka sahip fertler yetiştirip bu imanlı fertler arasındaki kardeşliği kuvvetlendirmek ve bu kardeşliği zedeleyecek ihtilaf ve meselelerden şiddetle kaçınmaktır. Zira ancak böyle fertlerden oluşan bir toplulukla İslam devleti tekrar kurulabilir. Şunun asla akıldan çıkarılmaması gerekir ki; İslam devletini kurmak için, yeterli kalite ve sayıda fert ne kadar kısa sürede yetiştirilirse, İslam devletinin kurulması da o kadar çabuk olur. |
| | | Düzeni Bozan Müslümanlar Cezalandırılır | | | Bedir günü iki ordu karşı karşıya gelmişti ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem elindeki bir okla Müslümanların saflarını düzeltiyordu. Bu sırada Sevad b. Gaziye'ye rastladı. Sevad saftan biraz ileri çıkmıştı. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun karnını ok ile dürttü ve: "Ey Sevad! Hizaya gir" dedi. Sevad, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e karnını çok ağrıttığını söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem karnını açıp kısas yapmasını istedi. Sevad da eğilip Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in karnını öptü. Müslüman cemaat için düzen çok önemlidir. Bu da ancak Müslüman liderin verdiği emirlere tam itaat ile sağlanabilir. Bunun için Allah-u Teâlâ Müslüman emire itaati, kendisine ve Rasûlüne itaatle beraber zikretmiştir. Şayet Müslümanlar liderin koyduğu kurallara uymazlarsa veya düzeni bozucu hareketler yaparlarsa liderin onlara ceza verme yetkisi vardır. Bu İslam'ın lidere verdiği bir yetkidir. Bilhassa öğretildikten sonra emre karşı gelen ya da düzeni bozan fertlere Müslüman lider daha sert cezalar verebilir. Fertler nefislerine ağır geldiği veya cezanın hikmetini kavrayamadıkları için cezaya karşı gelebilirler. Fakat bunun, lideri suçlara karşı ceza vermemeye sevk etmemesi gerekir Bu hadisede Sevad'ın Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e itiraz edip kısas istemesi ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bunu kabul edip Sevad'ın kısas yapmasına izin vermesi iki sebepten dolayı olabilir. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem - ya gerektiğinden fazla ceza verdiğini düşündüğü için kısasa izin vermiştir, - ya da bir Rasûl olmasından dolayı Müslümanlara duyduğu şefkatten dolayı böyle davranmıştır. Bu olay emirlerine itaat etmemeleri halinde Müslüman emirin Müslümanlara ceza veremeyeceğine delil olamayacağı gibi fertlere ceza verdiğinde emire kısas yapılması gerektiğine de delalet etmez. Zira böyle bir şey caiz olmasaydı, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha başlangıçta Sevad'ın karnına vurmazdı. Evet emirin, koyduğu kurallara karşı gelinmesi halinde ceza verme hakkı vardır. Fakat emirlerin de ceza hususunda aşırı gitmemeleri ve nefsani davranmamaları gerekir. Şayet lider nefsani davranacak olursa ona ceza verme yalnız Allah'a ait olan bir husustur. Cemaat fertleri bu yüzden lidere ceza vermeye kalkışamazlar. Çünkü o zaman cemaat içinde düzen bozulur. Müslümanlara düşen görev; şayet lider zalim ise, onu islah etmek için ona vaaz ve nasihatta bulunmaktan ibarettir. Bunun için Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem; "Şehidlerin en büyüğünün zalim hükümdara hakkı söyleyen kişi olduğunu" haber vermektedir. (Buhari - Müslim) Yine Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zalim veya nefsi davranması halinde bile lidere itaatsızlık yapılamayacağına dair birçok hadisi vardır. Fakat bu haram ve küfür konusunda lidere itaati gerektirmez. Çünkü bu konularda lidere itaat söz konusu değildir. Bu konuda da Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadisi çoktur. Örneğin; Ubade b. Samid'den şöyle demiştir: "Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Akabe gecesi biz Ensarı (biat için) davet etmişti. Biz de biat ettik. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ensar üzerine bir borç olarak bizden aldığı ahit ve misakta şöyle biat ettik: "Allah-u Teâlâ'nın ve Rasûl'ünün emirlerini dinleyip onlara neşeli veya kederli, kolay ya da zor her hal üzere itaat etmek ve Allah-u Teâlâ'nın kitabından kuvvetli bir delile dayanarak açık bir küfrünü görmemiz müstesna, emir sahipleri kendi arzularını bizim nefislerimiz üzerine tercih etseler bile onlara itaat etmek ve isyan etmemek." (Buhari) Hakiki mü'minlerse, imanı kuvvetli olan, ölmekten korkmayan, ölümü ve gaziliği zafer olarak kabul eden, kafirlerin hayatı sevdikleri kadar, ölümü seven, Allah'ın her zaman kendisilerine yardımcı olacağına tüm kalpleriyle inanan, cihaddan ölüm korkusuyla geri dönmeyen, böylece imanını pratikte gösteren kişilerdir |
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ | | | İslam'ın Temel Konularında Taviz Vermek İslam'ın Yıkılmasına Sebep Olur | | | Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra bir çok irtidat olayı oldu. Bunların içinde zekat vermeyi reddedenler de vardı. Bazı Müslümanlar Ebu Bekir Radıyallahu Anhu'ye; önce İslam'ı toptan reddeden mürtedlerin üzerine yürümeyi, yalnız zekat vermeyenlere ise biraz müddet tanımayı, teklif ederek, bu kimselerin İslam'a yeni girdikleri için İslam'ı tam olarak kavrayamadıklarını, onlara hemen saldırmak yerine düşünmelerine fırsat vermenin, İslam'ı daha iyi anlamalarına sebep olacağını ve böylece zekatı kendiliklerinden verebileceklerini söylediler. Fakat, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in en yakın arkadaşı, hicret yoldaşı, mü'minlerin ve mücahidlerin ilk halifesi Ebu Bekir Radıyallahu Anhu, bu teklifi kabul etmedi. Çünkü o, İslam'ın sadece sözden ibaret olmadığını, İslam'ın ameli de şart kıldığını ve İslam'ın bütün hayatı kapsayan ilahi bir sistem olduğunu, İslam'ı bu şekilde kabul etmeyen kişinin İslam'la bir alakası kalmayacağını çok iyi kavramıştı. Namaz, zekat, hac, oruç, cihad ve bunun gibi, Allah-u Teâlâ'nın farz kıldığı bütün amelleri kabul edip yerine getirmek, İslam'ın temel prensibi olan; bütün ibadetleri yalnız Allah-u Teâlâ'ya has kılmanın bir gereğidir. Bunlardan herhangi birisini kabul etmeyerek yerine getirmemek, bu ilkeyi zedeler. Bu basit bir mesele değildir Büyük olsun küçük olsun, Allah-u Teâlâ'nın farz kıldığı bir şeyi kabul etmeyen kişi, Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini reddetmiş ve kafir olmuştur. Allah-u Teâlâ'nın farz kıldığı şeylerden hoşa gidenleri kabul edip nefse ağır gelenleri reddetmek de aynı şekilde sapıklık ve küfürdür. Kişinin Müslüman olması Allah-u Teâlâ'nın bütün farzlarını kabul etmesine bağlıdır. Allah-u Teâlâ'nın verdiği bir hükmü veya farz kıldığı bir şeyi kabul etmeyen kişi, Allah-u Teâlâ'nın şeriatinin eksik olduğunu, ya da yanlış olduğunu iddia etmiş olur. Böyle yapan bir kişi Müslüman olduğunu söylese, şehadet etse ve İslam'ın diğer bütün emirlerini yerine getirse de, reddettiği hükmü kabul edip hayatına uygulamadıkça sapıktır, kafirdir. İslam dini eksiksiz, başka hiç bir şeye ihtiyacı olmayan mükemmel bir hayat sistemidir. Bu sistem, yalnız Allah-u Teâlâ'ya kulluk esasına dayanır. Yalnız Allah-u Teâlâ'ya kulluk ise ancak, Allah-u Teâlâ'nın verdiği bütün emirleri eksiksiz kabul etmekle gerçekleşir. Hayatın bütün meselelerinde yalnız Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına içten ve dıştan tam anlamıyla teslim olmadıkça Müslümanlık iddiası yalan ve geçersiz olur. Kişi Müslüman olduğunu iddia etse ve İslam'ın diğer bütün emirlerini kabul etse bile, sadece zekat emrini kabul etmediği taktirde kafir, müşrik ve mürted olur. Bu emri kabul edinceye kadar onunla savaşmak bütün Müslümanlara farzdır. Bu konuda gevşeklik göstermek, Allah-u Teâlâ'nın dininden taviz vermektir. Ebu Bekir Radıyallahu Anhu bu meseleyi çok iyi biliyordu. O, zekatı kabul etmeyenleri Müslüman sayıp bırakan kişinin, kendisini Allah-u Teâlâ'nın yerine koymuş olacağını, onları Müslüman kabul edip, kendi haline bırakmanın hüküm verme hakkını insanlara vermek ve Allah-u Teâlâ'nın hükmünü bırakıp, insanların hükmüne uymak olacağını, böyle bir şeye Allah'tan başka kimsenin hakkı olmadığını, çok iyi kavramıştı. Bu sebeple diğer sahabelerin teklifine yanaşmadı. Zaten gerekli açıklamayı yaptığında bütün sahabeler ve Müslümanlar da onun görüşüne katıldılar. Örneğin; Ömer Radıyallahu Anhu... Ebu Bekir Radıyallahu Anhu onların üzerine ordu göndermeye kalkınca Ömer Radıyallahu Anhu: "Ey mü'minlerin halifesi! Onlara karşı nasıl harb açarsın? Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Lâ ilâhe illallah diyene kadar şirk ehli ile çarpışmakla emrolundum. Kim ki bu şehadet kelimesini söylerse, malını ve canını korumuş olur. (Gizli) Küfür ve haramlarının hesabı Allah'a aittir." buyurmadı mı?" deyince, Ebu Bekir Radıyallahu Anhu: "Vallahi! Her kim namazla zekatı aynı görmezse onunla harb ederim. Çünkü zekat malın hakkıdır. Allah'a yemin olsun ki! Bunlar Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e verdikleri bir keçi yavrusunu benden esirgerlerse, muhakkak onlarla çarpışırım" dedi. Bunun üzerine Ömer Radıyallahu Anhu: "Vallahi bildim ki; halifenin, mürted olanların öldürülmesi hakkındaki bu hükmü, cenabı Hak'ın onun gönlünde yarattığı genişliğin eseridir. Bu sayede onlarla çarpışmanın hak olduğunu öğrendim" diye Ebu Bekir Radıyallahu Anhu'yü doğruladı. (Buhari, Müslim) Bazı Müslümanların Ebu Bekir Radıyallahu Anhu'ye; "zekat vermeyenleri tekfir ve onlarla savaş konusunda acele etme" demeleri ise, o andaki karışıklık ve hengameyi giderme endişesinden dolayı bazı meseleleri gözden kaçırmalarından kaynaklanmıştı. Ama Ebu Bekir Radıyallahu Anhu hareketinin sebebini açıklayınca, onlar görüşlerinin yanlış olduğunu anlayıp hemen ona katıldılar. Zekatı reddetme meselesinin, İslam'ın tümünü reddetmek gibi olduğunu kabul ederek, bütün güçleriyle zekatı vermeyenlerle savaştılar. Şehadeti ve İslam'ın bütün farzlarını kabul ettiği halde, sırf zekatı kabul etmeyenlere bütün Müslümanlar icma ile kafir hükmü verdiler. Onlara karşı savaş açtılar ve bunu İslam'ın bütününü reddetmekle bir tuttular. Şayet o Müslümanlar, zamanımızda Müslüman olduğunu iddia ettiği halde, İslam'ın bir hükmünü değil birçok hükmünü, hatta bazen hepsini ortadan kaldıran tağutları görseydiler, acaba onlara ne hüküm verirlerdi? Elbette onlara, sadece zekatı vermeyenlerinkinden daha ağır bir hüküm verirlerdi. Çünkü günümüz tağutlarının ve yandaşlarının küfrü çok daha şiddetli ve gün gibi açıktır. Bunların küfründe şüpheye düşen kişi, zekatı kabul etmeyenlerin hükmünde şüpheye düşen kişi gibi değildir. Çünkü bu, o kadar açık bir küfürdür ki, hiçbir Müslümanın bu konuda zerre kadar bile şüpheye düşmesi mümkün değildir. Bu konuda ancak İslam'ı, ana-babasından miras olarak aldığı veya hüviyetinde Müslüman yazdığı için kabul eden, aslında İslam akidesiyle uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan kişiler şüpheye düşer. |
| | | Pratik Hayatta Yaşamadıkça İslam'dan Söz edilemez | | | Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine gelen heyetlerin bazılarından, çevresindeki bazı kafirlere savaş açmalarını istedi. Örneğin; Hevazin kabilesi Müslüman olduğunda, onlara Sakif kabilesiyle savaşmalarını emretti. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu emrinin çok önemli hedefleri vardı. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu emriyle, gelen heyetler vasıtasıyla Müslüman olan kimselerin imanlarını sağlamlaştırmak, İslam'ı daha iyi anlamalarını ve ilerde bu davayı taşımaya hazırlanmalarını sağlamak istiyordu. Bu emirle onlara anlatılmak istenen şuydu: İslam'a girdiğiniz andan itibaren artık sizler, İslam'ın birer erisiniz. İslam cephesine ve ordusuna katıldınız. Bundan sonra Müslümanlara karşı çarpışan müşrikler sizin yakın akrabalarınız ve dostlarınız olsalar bile artık sizin düşmanlarınızdır. Sizin dostlarınız ve yakınlarınız ise yalnız Müslümanlardır. Bütün bunlar imanın bir gereğidir. Bu emirle; İslam'ın, sadece birtakım kelimeleri söylemek ve belli bazı ibadetleri yapmaktan ibaret olmadığı, bilakis yük taşımayı, ameli, yalnız Müslümanlar dostluğu ve kafirlere düşmanlığı gerektiren, insanoğlunun bütün hayatını etkileyen bir din olduğu ve hayata aktarılmadıkça hiç bir şey ifade etmeyeceği anlatılmak isteniyordu. Bu emir, kimin samimi olarak İslam'a teslim olduğunu, kimin sadece dünya ve maddi menfaatler elde etmek için İslam'a girdiğini ortaya koymaktadır. Gerçek manada İslam'a girenler hemen Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emrine itaat ederek bu akideyi tebliğ için harekete geçtiler. Fakat İslam'a bir takım menfaatler elde etmek için girenler ise, bu emir nefislerine ağır geldiği için ya İslam'a girmediler ya da girdikten sonra irtidat ettiler. |
Yorum (2) | Etiketler :
Yorum Gönder
2 yorum yazilmistir
<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->
Etiket Bulutu
cevşen sektörü amcadan talimat :)
|
allah razı olsun MURAT DEMİR kardeşim